• 18 Aralık 14

aöf uluslararası hukuk-1 ders özeti ücretsiz çalış

aöf çıkmış sorular, ders özetlerini sunar

1.ÜNİTE – ULUSLARARASI HUKUKUN TANIM VE KAPSAMI

Uluslararası hukuk uluslararası hukuk kişileri arasındaki ilişkileri düzenleyen ilke ve kurallardır. Farklı yaklaşımlardan herhangi birisinin tarafını tutmaması ve genelliği itibariyle kapsayıcı olmasıdır. Hukuk düşüncesi, hukuk adı altında kurulan düzenin niteliği, bu düzen hakkında yürütülen felsefi tartışmaların içeriği ne olursa olsun, ‘kişi’ kavramına dayanır. Gündelik hayatımızda tabi olduğumuz ve adına devlet denen yapının hem kurucusu hem de ürünü olan hukuk açısından kişi, öncelikle insanlardır. Hukuk, hak ve yükümlülük sahibi kılınabilmesi açısından bazı kişi ve mal topluluklarını kişi olarak kabul eder. Bunların ilki hukuk terminolojisinde gerçek kişi, ikincisi ise tüzel kişi olarak adlandırılır. Uluslararası hukuk, uluslararası hukuk kişilerinin oluşturduğu ilke ve kurallardır. Uluslararası hukukta kişi kavramı, öncelikle devletlere karşılık gelir. Devletlerin ‘eşit’ ve ‘egemen’ oldukları kabul edilir.20. yüzyılın ortasından itibaren yaşanan bazı gelişmeler, uluslararası örgütlerin ve hatta son zamanlarda gerçek kişilerin (bireylerin) de uluslararası hukuk kişisi sayılabilmesine olanak sağlamıştır. Nitekim artık uluslararası örgütlerin de hukuk kişisi olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. İç hukuka dayanan sıradan bir hukuk algısı, iktidarın koyduğu, en azından iktidarın (devletin) koruması altındaki kurallara gönderme yapar. Uluslararası hukukta böyle bir iktidar bulunmadığına göre, uluslararası hukuk kuralları devletlerin ortaklaşa ürünüdür. Uluslararası hukuku oluşturan ilke ve kurallar temelde devletlerin uzun süren uygulamanın ardından kural olarak algıladıkları davranışlardan ve devletlerarasında iki taraflı veya çok taraflı olarak akdedilen andlaşmalardan çıkarılır. Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasından sonra çok taraflı andlaşmaların tür ve sayısı ile andlaşmalara taraf olan devletlerin sayısında görülen artış, özellikle bazı konularda uluslararası hukukun yazılı hâle gelmiş kurallarındaki artışı doğurmuştur. Uluslararası hukuktaki yargılama mekanizmaları, iç hukuktaki zorunlu yargılama mekanizmalarından farklı olarak, devletlerin iradesine bağlı olarak işlemektedir. Uluslararası hukukun ihlali durumundaki yaptırımların uygulanması, iç hukuktakinden çok daha zor olmaktadır. Uluslararası hukukun ‘hukuk’ niteliğinin tartışılmasına neden olan en önemli düşünür, İngiliz hukuk filozofu John Austin olmuştur. Austin uluslararası hukuku, hukuk olarak değil ‘pozitif ahlak’ olarak görmüştür. Hart, modern devletlerin hukukunu bir kurallar sistemi olarak görür. Bu sistem iki tür kuraldan, birincil ve ikincil (asli ve tamamlayıcı) kuralların birleşiminden oluşur. Birincil kurallar, doğrudan bireylere yönelmişlerdir ve ‘Yap!’ veya ‘Yapma!’ anlamı içerirler. İkincil kurallar ise, kurallar hakkındaki kurallardır. Bunlar, kuralların nasıl yapılacağını ve değiştirileceğini, yargılamanın nasıl yapılacağını ve bir kuralın o sisteme dâhil olup olmadığını söyleyen kurallardır. Hart ikincil kuralların varlığının, ilkel toplulukların hukuku ile gelişmiş toplumların hukukunu ayıran şey olduğunu söyler. İkincil kurallar, yani hukukun bir sistem niteliği kazanmış olması, hukukun gelişmişliğini göstermektedir.Uluslararası hukuk’ ifadesini ilk defa kullanan Bentham’ dır.

Uluslararası Hukukun Kapsamı: Uluslararası hukuk, önceleri, Avrupalı devletler arasındaki diplomatik ilişkiler, savaş ve bazı egemenlik sorunları hakkındaki kuralların incelenmesiyle sınırlıydı.Ancak uluslararası ilişkilerdeki gelişim süreciyle birlikte, çok daha geniş ve karmaşık sorunlar uluslararası hukukun ilgi alanına girmiş bulunmaktadır. İletişim, ticaret, ekonomi, finans, çevre, kalkınma gibi konular salt ulusal olmaktan çıkmıştır. Uluslararası göç, mültecileri ve sığınmacıları uluslararası bir sorun haline getirmiştir. Uluslararası güç dengelerinin sürekli değişiyor olması, devletlerin karşılıklı bağımlılığını göstermektedir.Gelişim ve değişim çerçevesinde artık uluslararası hukuk, geleneksel olarak ilgilendiği devlet, halefiyet, sorumluluk, savaş ve barış, savaş hukuku, andlaşmalar hukuku, deniz hukuku, uluslararası su yolları hukuku ve diplomatik ilişkiler hukuku gibi konuların yanında, uluslararası örgütler, ekonomi ve kalkınma, nükleer enerji ve nükleer silahlanma, hava ve uzay hukuku, deniz yataklarının kullanımı, çevre, iletişim ve insan haklarının uluslararası düzeyde korunması gibi daha yeni konularla da ilgilenmektedir.

TARİHSEL GELİŞİM VE KURAMSAL YAKLAŞIMLAR

Avrupa tarihinde uluslararası hukukun, Roma İmparatorluğu’nda vatandaş olmayanlarla ilgili hukuka karşılık olarak kullanılan kavimler hukuku kavramına dayandırılmasına sıkça rastlanır.’Uluslararası hukuk’ olarak kullandığımız ifadenin İngilizce’de Bentham tarafından 18. yüzyılda ilk defa kullanılmasına kadar kavimler hukuku ifadesinden türetilen ve Türkçede ‘milletler hukuku’ olarak dile getirilebilecek kavramlar kullanılıyordu. Uluslararası hukuku iki dönemde incelemek yerinde olacaktır. Birinci dönem, 1648’ten I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemi, ikinci dönem ise I. Dünya Savaşı sonrasını kapsar. İlk dönem kuramsal açıdan uluslararası hukukun ‘klasik dönem’i, ikinci dönem de ‘modern dönem’i olarak isimlendirilebilir. Günümüzdeki uluslararası hukuk, ‘Avrupa Kamu Hukuku’ adı da verilen Avrupa devletlerinin arasındaki ilişkilerin yaygın-laşmasıyla ortaya çıkmıştır.

Klasik Dönemde Uluslararası Hukuk

648 Sonrası Avrupa’da Devletler Arası İlişkiler ve Hukuk:618-1648 arasında Avrupa’da yaşanan savaş ve karmaşa hâli ‘Otuz Yıl Savaşları’ olarak anılır. Savaş, ilk bakışta Katolik Alman devletleri ile Protestan Alman devletleri arasındaki mezhebe dayalı bir mücadeledir. Ne var ki mezhep çatışmasının yanında, Protestanlar kadar Katolik prensler de Kilisenin otoritesinden kurtulmayı amaçlıyorlardı. Dolayısıyla taraflar bir yandan birbirleriyle diğer yandan da Kilise ile mücadele ediyorlardı.30 Yıl Savaşları, 1648 tarihli Westphalia Barış Andlaşmasıyla sonlandı. Andlaşmayla sonuçlanan konferans öncekilerden farklı olarak dinî nitelikte değildir. Kilisenin gücü hem temsil açısından zayıflamış hem de Katolikliğin yanında Protestanlık ve Kalvinizm de meşruiyet kazanmıştır. Andlaşma, bütün tarafların Andlaşmanın hükümlerini diğerlerine karşı korumayı gerektiren kolektif bir güvenlik sistemi kurmuştur. Bu güvenlik sistemiyle ilgili hükümler hiçbir zaman hayata geçmemiş-se de Avrupa’yı bir süreliğine nispeten rahat ettirecek bir güç dengesinin yaratıldığını söylemek mümkündür. Nitekim bu dönemde Avrupa’daki devletler arasındaki dengeye dayanan ilişkiler, Avrupa Kamu Hukuku adı verilen bir tür uluslararası hukuk düşüncesinin ve uygulamasının ortaya çıkmasına neden olur.

Avrupalı Olmayan Devletlerle İlişkiler:15. yüzyılda Portekiz ve İspanya ile başlayan sömürgecilik uluslararası hukuk açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Sanayi Devriminin Avrupalı devletleri ekonomik ve askeri açıdan dünyanın hakim güçleri yapmasıyla, ‘beyaz adam’ın üstünlüğü uluslararası ilişkilere de damgasını vuracaktır.

Klasik Dönemde Kuram: Tarihsel açıdan doğal hukuk düşüncesinin uluslararası hukuk alanındaki en önemli temsilcisi Hugo Grotius’tur. Klasik dönemde uluslararası hukukun kuramsal altyapısı iki rakip düşünceyle oluşturulmuştur. Rasyonalist doğal hukuk düşüncesini temsil eden Hugo Grotius, uluslararası hukuk açısından devletlerin sahip olduğu hakları, devletlerin iradeleri veya güçleri ile değil, aklın gereği olarak savunur. Doğal hukuk düşüncesinin karşısında pozitivizm olarak adlandırılan görüş, devletlerin sahip olduğu hakları gerekçelendirirken aklî çıkarımlara değil devletlerin iradelerine ve uygulamaya atıf yapar. Klasik Dönemde uluslararası hukuk hakkındaki kuramsal yaklaşımın temel taşlarının Francisco de Vitoria’ya ait olduğunu söyleyebiliriz. İspanyol bir ilahiyatçı olan Vitoria din bilginidir. Vitoria, ilk İspanyol ‘fatihlerin’ yerlileri insan saymayarak katletmelerine, topraklarına el koymalarına karşı geliştirdiği ‘haklı savaş’ düşüncesiyle, yerlilerin siyasi varlıklarının bulunduğunu, Hıristiyan olmadıkları için insan sayılmayacakları düşüncesinin yanlış olduğunu söyler. Francisco Suârez ile İtalyan Alberico Gentili doğal hukukçu önemli düşünürlerdir. Grotius, akılcı doğal hukuk düşüncesini savunarak doğal hukukun Tanrı olmasaydı da var olacağını söyler. Doğal hukuk bu anlamda, insanların bir arada yaşamalarının otomatik, doğal ve zorunlu sonucudur. Grotius’un DeIure Beliac Pacis (Savaş ve Barış Üzerine) adlı eseri, bu doğal hukuk düşüncesinin savaşlarla ilgili olarak somutlaştırılmış hâlini yansıtır. Mare Liberum, açıkça, Grotius’un ülkesi Hollanda’nın acil ihtiyaçları üzerine kaleme aldığı bir kitaptır. Mare Liberum özetle denizlerin uluslararası mülkiyete sahip olduğunu, bütün milletlerin, devletlerin denizlerde seyahat etme ve başka milletlerle, devletlerle ticaret yapma hakkına sahip olduğunu söyler. 18. yüzyıla gelindiğinde Kilise’nin Avrupa’daki etkisinin büyük ölçüde azalmış olması, ulus devletlerin ortaya çıkmaya başlaması ve bazı devletlerin ciddi bir güce ulaşması, doğal hukukun egemenlerin iktidarını sınırlayan taleplerinin sorgulanmasına neden olmuştur. Bu dönemin önemli bir Hollandalı düşünürü Cornelis van Bynkershoek, uluslararası hukuktaki pozitivist yaklaşımın temsilcisi, hatta öncüsü sayılır.

Bynkershoek uluslararası hukuku devletlerin iradesine ve uzun süredir yapılagelen uluslararası örf ve adetlere, teamüllere dayandırır.

Yazar  Emerich von Vattel devletlerin hak ve yükümlülükleri doğal hukuktan aldığını kabul etmekle birlikte, bunların devletler arasındaki uyuşmazlıklarda anlamlı olabilmesi için, söz konusu hak ve yükümlülüklerin bizzat devletler tarafından kendileri için tanınmış, kabul edilmiş olması gerektiğini söyler.

Klasik Dönemde Uluslararası Hukuktaki Gelişmeler:Devletler arası ilişkilerin bir hukuka ve düzene bağlı olarak yürüdüğünü söylemek mümkün değildir. Bazı temel ilke ve kuralları da ortaya çıkmaya başlamıştır. Devletlerin ülke toprakları üzerinde egemenliğe ve yargılama yetkisine sahip olması ilk yerleşen ilkelerdir.Klasik Dönemde uluslararası hukukun temel özelliklerinden biri, yukarıda da değindiğimiz egemenlik kavramı çerçevesinde devletlerin diğer devletlere karşı güç kullanımı konusunda kuramsal veya uygulama açısından bir sınırın kabul edil­memiş olmasıdır. Uluslararası hukuk açısından, savaş ve işgal sonucu elde edilen top­rakların, savaşı kazanan işgalci devletin toprakları sayıldığıdır. Westphalia Barışından sonra gelişen sistem çerçevesinde Avrupa devletleri arasında uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesine ilişkin bir uygulama yerleş­miştir. Özellikle İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ticari uyuşmaz­lıkları çözmek için kurulan hakem komisyonlarının gösterdiği başarı, Avrupa’da bir dizi andlaşmanın yapılmasına yol açmıştır. Klasik Dönemde uluslararası hukuk açısından yaşanan önemli bir gelişme, uluslararası köle ticaretinin yasaklanmasıdır. Köle ticaretinin yasaklanmasında ilk adım uluslararası köle ticaretine hakim olan İngil­tere’den gelmiştir. 1814’te Fransa ve İngiltere arasındaki andlaşmanın ardından ya­pılan çok taraflı andlaşmalarla uluslararası köle ticareti yasaklanır. Ancak bunun köleliğin yasaklanması anlamına gelmediği, yani devletlerin kendi topraklarındaki uygulamaların devam ettiği unutulmamalıdır. İlki 1864’te yapılan bir dizi sözleşmeyi doğurur. Bu yönde uluslararası kuralların konmasına öncülük eden, Cenevre Kantonu Yasalarına göre kurulmuş özel bir dernek olan Uluslarara­sı Kızıl Haç Örgütü olmuştur. 1864 Cenevre Konvansiyonu’nu takiben 1899 ve 1907 tarihli Lahey Barış Konferansları, savaşta yaralıların tedavisi, sivillerin zarar görmemesi ve bazı silahların kullanılmaması konularındaki uluslararası belgelerdir. 1865’te kurulan Uluslararası Telgraf Birliği ve 1874 tarihli Evrensel Posta Birliği gibi örgüt­ler kurulan başlıca örgütlerdir.

Modern Dönemde Uluslararası Hukuk

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Devletler Arası İlişkiler ve Hukuk: Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’daki dengeleri değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda uluslararası hukuk sisteminde de esaslı bir değişikliğe yol açar. Versay Andlaşmasıyla savaşın sorumlusu ilan edilen Almanya, topraklarının bir kısmını kaybetmenin yanında savaş tazminatı ödemek durumunda bırakılacaktır. Savaş sonrasında Avrupalı devletlerin dünya siyasetinde sahip olduğu güç nispe­ten azalacak, Amerika Birleşik Devletleri yeni bir güç olarak ortaya çıkacaktır. Üs­telik 1917’deki devrimle bir süreliğine kendi içine kapanan Sovyetler Birliği de bir süre sonra önemli bir güç olacaktır

Milletler Cemiyeti:

Versay Andlaşması’nın bir sonucu, uluslararası siyasette ve uluslararası hukuk dü­zeninde devrimsel bir adım olan Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıdır. 1920’deki ilk genel kurulunu 41 devletin katılımıyla gerçekleştiren Cemiyet’in kuruluş amacı, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, savaşın engellenmesi için bazı yükümlü­lükler getirmek, uluslararası uyuşmazlıkların uzlaşmayla çözümünü sağlamak ola­rak belirtilmiştir. Cemiyet, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyememiş olma­sıyla, 1946’da varlığını sona erdirmiştir. Milletler Cemiyeti bünyesinde 1921’de kurulan Lahey Uluslararası Daimi Adalet Divanı, uluslararası hukukun gelişimine büyük katkı sağlamıştır. Uluslararası hukukun en önemli eksikliği olarak görülen yargı orga­nı yokluğunun bir ölçüde giderilmesini sağlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı Sonrasındaki Gelişmeler: Siviller bü­yük zarar görmüştür. Savaşı bitiren hamle, 20. yüzyılın en büyük acılarından biri­nin yaşanmasına neden olmuştur.Amerika Birleşik Devletleri’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları neden olduğu ölümlerin ve sakatlanmaların yanın­da, nükleer silah kullanımının yegane örneğini oluşturmuştur. Nüremberg ve Tok­yo’da kurulan uluslararası mahkemeler, savaş suçlularını yargılamıştır. Savaş suçlu­larının yargılanması her ne kadar önemli bir gelişme olarak görünse de mahkeme­ler sadece mağluplar safındaki suçlular için kurulmuştur.

Birleşmiş Milletler: Günümüz uluslararası hukuk sistemi, Birleşmiş Milletler (BM) çatısı altında somut­laşmıştır. BM Şartı, 1945 Ekiminde yürürlüğe girmiştir. BM’nin temel hedefi, ulus­lararası ilişkilere hukuk ve düzen getirilmesi ve etkin bir kolektif güvenlik sistemi kurulmasıdır. Devletlerin güç kullanımı meşru müdafaa haricinde yasaklanmış, Milletler Cemiyeti sisteminde bulunmayan bir mekanizmayla, Güvenlik Konseyi’ne uluslararası barış ve güvenliğin bozulduğuna ve ekonomik ve askeri önlemler al­maya karar verme yetkisi tanımıştır, BM’nin getirdiği mekanizma, Güvenlik Konseyi’nin yapısı nedeniy­le özellikle Soğuk Savaş döneminde başarılı olamamıştır.Yani Güvenlik Konseyinin veto yetkisine sahip üyelerinden birinin hakkında karar alınacak bir devletle ilgili bir çıkarı söz konusu olduğunda, Konsey’den karar çıkarmak hâlen mümkün ol­mamaktadır.

BM’in ilk yıllarında Batılı devletler Genel Kurul’da açık bir hakimiyete sahip ol­muşlardı. 1960’lara gelindiğinde ise, sömürge devletleri bağımsızlıklarına kavuşur.İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arkasından Sovyetler Birliği’nin başını çektiğini Sosyalist Blok da hesaba katıldığında, uluslararası topluluk ve buna bağ­lı olarak siyaset, İkinci Dünya Savaşı öncesine oranla büyük bir değişim geçirmiş oluyordu. Ne var ki, özellikle uluslararası mali kuruluşlar, uluslararası ticaret ve si­yaset açısından, Batılı devletlerin ağırlığı devam etmektedir.

Modern Dönemde Kuram: Modern Dönemde uluslararası hukukun daha belirli hâle gelmesi, uluslararası hukuk sistemine gittikçe artan oranda daha fazla devletin dahil olması, özellikle insan hakları ve uluslararası ticaret alanlarında uluslararası hukukun ulusal hu­kuklarla bütünleşmeye başladığı bir dönemdir. Mo­dern dönemde uluslararası hukuktaki en önemli kuramsal yaklaşımlardan birisi, H. Kelsen’in yak­laşımıdır. İç hukuku bir normlar hiyerarşisi ola­rak gören Kelsen, uluslararası hukuk ile iç hu­kukları bir bütün olarak görmüştür. Uluslararası hu­kuku ve ulusal hukukları ayrı düzenler olarak gören bir dil kullandı. Bu tür bir yaklaşım, uluslararası hukuk çalışmalarında ‘düalizm’ (ikicilik) olarak adlandırılır. Bunun yanında, Kelsen’i en önemli temsilcisi sayabileceğimiz bir başka görüş, uluslararası hukuk ile ulusal hukukları tek bir bütünün farklı düzlemleri olarak ka­bul eder. Tahmin edilebileceği gibi bu görüş, ‘monizm’ (tekçilik) olarak anılır. Kelsen hukuku, normların oluşturduğu hiyerarşik bir yapı olarak görmüştür. Ona gö­re normlar evreni bir bütündür.

Related Posts